Bugün kendime ve tarihe bir not bırakıyorum.
Belki yıllar sonra bu satırları yeniden okuyan biri olacak. Belki de yazdıklarım, zamanın sessizliği içinde kaybolup gidecek. Fakat yine de yazmak istiyorum. Çünkü bazen insanın kendine sorması gereken sorular vardır; cevabını hemen bulamayacağını bilse bile sormaktan vazgeçmemesi gereken sorular…
Nasıl bir dünyada yaşıyoruz?
Nasıl insanlar hâline geliyoruz?
Ve en önemlisi, bütün bunların içinde kendimizden ne kadarını koruyabiliyoruz?

Psikolojik açıdan: İnsan kendi içinde ne zaman yalnızlaşır?

İnsan, doğası gereği anlaşılmak ister. Duygularının görülmesini, düşüncelerinin dinlenmesini, varlığının bir başkası için anlam taşıdığını hissetmeyi bekler. Ancak modern çağın en büyük çelişkilerinden biri şudur: İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar yakınken, birbirlerini anlamakta giderek daha fazla zorlanabiliyor.
Ekranlarımızda yüzlerce insanın hayatına tanıklık ediyoruz. Başkalarının mutluluklarını, başarılarını, seyahatlerini ve en güzel anlarını izliyoruz. Fakat kendi hayatımızın görünmeyen taraflarıyla baş başa kaldığımızda, bazen kendimizi yetersiz hissediyoruz.
Çünkü başkalarının görünen hayatlarını kendi görünmeyen mücadelelerimizle karşılaştırıyoruz.
Oysa kimsenin hayatı yalnızca gösterdiği anlardan ibaret değildir. Her insanın içinde anlatamadığı korkular, ertelediği hayaller, taşıdığı yükler ve kimseye göstermediği kırılganlıklar vardır.
Belki de kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik, her zaman güçlü görünmek zorunda olmadığımızı kabul etmektir.
Üzülmek bir zayıflık değildir. Yorulmak başarısızlık değildir. Bazen durmak, insanın kendisini yeniden bulabilmesi için gerekli bir başlangıçtır.
Kendime bugün şunu hatırlatıyorum: Başkalarının beklentilerini karşılamak uğruna kendi iç sesimi susturmamalıyım. Çünkü insan, herkes tarafından kabul edilmek için kendisinden vazgeçtiğinde, sonunda kendi hayatında bile yabancıya dönüşebilir.